Yeni Forum
๑۩۞۩ Yeni.Forum.St'e hoşgeldiniz! ۩۞۩๑



Forumumuzdan Tam Olarak Yararlanabilmek İçin Lütfen Üye Olun.
Sadece 10 Saniyenizi Ayırarak Forumumuza Üye Olabilirsiniz...

Eğer mevcut bir üyeliğiniz varsa lütfen alttaki "Üye Girişi" bağlantısına tıklayın.
Üye değilseniz Yeni.Forum.St'i kullamaya hemen başlamak için lütfen
aşağıdaki Kayıt Ol Butonuna Tıklayın üyelik formunu doldurun ve "Gönder"
tuşuna basın.

Yeni Forum

Yeni Forum

 
AnasayfaAnasayfa  GaleriGaleri  SSSSSS  Kayıt OlKayıt Ol  Ziyeretçi Defteri  Dost Siteler  Giriş yap  İletişim  

Paylaş | 
 

 Kutsal Emanetler

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Admin
SİTE KURUCUSU
 SİTE  KURUCUSU
avatar

Erkek
Mesaj Sayısı : 288
Doğum tarihi : 06/12/87
Yaş : 30
Nerden : uşak
İş/Hobiler : internet
Lakap : SİTE SAHİBİ
Kayıt tarihi : 05/08/08

MesajKonu: Kutsal Emanetler   C.tesi Eyl. 13, 2008 4:47 pm



Altın Hırka-i Saadet sandığı

Yavuz, Mısır’dan Hırka-i Saadet’le bir kısım emanetleri beraberinde
getirmişti. Mekke’ye, Medine’ye, ve geçmiş peygamberlere ait
hatıralarda sonradan eklenmiştir. 20. asra gelindiğinde Topkapı
Sarayı’nda değer biçilemeyecek bir hazine meydana geldi.


Gecenin bir vakti Babüssaade’nin büyük demir tokmakları vurulur.
Burası Osmanlı’nın idare merkezi Topkapı Sarayı’nın orta kapısıdır ve
bu kapıdan içeride padişahla yakın adamları yaşamaktadır. Kapıağası
Hasan Ağa, nöbet yerinden kalkar, Babüssaade’nin demir kanatlarını
aralar. Kalabalık halde gelenler Arap elbiseli, Arap sîmâlı nûranî
şahıslardır. Silah kuşanmışlar, ellerine bayrak almışlardır. Kapının
yanında da dört nûranî kimse durmaktadır. Bunların ellerinde de birer
sancak vardır. Kapıyı vuran şahsın elinde ise padişahın ak sancağı
bulunmaktadır. Rüyasında Hasan Ağa’ya der ki: “Bu gördüğün Resul’ün
(sas) ashabıdır. Bizi Resul (sas) gönderip selam etti ve buyurdu ki;
‘Kalkıp gelsin! Haremeyn hizmeti ona verildi. Bu gördüğün dört kimseden
bu Ebu Bekr-i Sıddîk, bu Ömerü’l-Faruk, bu Osman-ı Zinnureyn’dir.
Seninle konuşan ben ise Ali bin Ebu Talib’im. Var Selim Han’a selam
söyle.”


Birkaç saat sonra yanına geldiklerinde Hasan Ağa’yı gördüğü rüyanın
ağırlığından şaşkın halde bulurlar. Önce hastalandığını sanırlar.
Terden sırıksıklam olmuş elbiselerini değiştirirler. Bu durumun gördüğü
rüyanın ağırlığından olduğunu anladıklarında bunu bir iş için oraya
gelen padişahın nedimi Hasan Can’a da anlatmasını isterler.





İki Cihan Sultany’nın doğumuna sahne olan mekan

Âlemlere rahmet olarak gönderilen İki Cihan Sultanı (sallallahu
aleyhi ve sellem), hicretten elli üç yıl önce rebiülevvel ayının 12.
gecesinde, Fil yılında, milâdî 20 Nisan 571 Pazartesi tarihinde Mekke-i
Mükerreme’nin Beni Ha?im mahallesinde, dedesi Abdülmuttalib’e ait evde
sabaha karşı dünyayı Şereflendirdi.

Bir müddet daha mesken olarak kullanılan bu bahtiyar hâne, Harun
Reşid’in annesi tarafından satın alınarak mescide dönüştürüldü.
Osmanlılar zamanında yenilenen ve Mevlid-i Nebi diye anılan bu mescidin
içinde Rasûlüllah Aleyhissalâtü ve’s-Selâm Efendimiz’in dünyayı
şereflendirdikleri yer, bir sanduka ile işaretlenmişti.


Mevlid kandillerinde Mevlid-i Nebi’de ihtişamlı merasimler
düzenlenirdi. Son dönemlerde bu mescit yıkılarak yerine kütüphane
yapıldı. Yukarıda, pek bilinmeyen siyah-beyaz fotoğrafta Mevlid-i
Nebi’nin Osmanlılar zamanındaki kubbeli-minareli hali, yukarıda da
günümüzde aynı yerde bulunan kütüphane görülüyor.




Hırka-i Saadet’in daha önceden korunduğu iç mahfaza.

(Sultan 3. Murad tarafından yaptırılmıştır.)
Emânât-ı Mübâreke, Osmanlı Sarayı’nda devamlı imtiyazlı bir mevkide
bulunduruldu. Hepsi kıymetli kumaşlardan som sırma işlemeli bohçalara
sarılıp altından, gümüşten, sedef kakmalı ahşaptan sandıklara
konulurdu. Sandıklar padişahın mührüyle mühürlenir, altın/gümüş
anahtarları padişah n***** silahdar ağada bulunurdu. Padişahlar Rida-i
Cenab-ı Peygamberî’nin (Hırka-i Saadet’in) muhafızı olmakla iftihar
ederler, gece gündüz tazim ve hürmette kusur etmezlerdi. Sarayda
yanıbaşlarında bulundurdukları gibi gittikleri seferlere de beraber
götürürlerdi. Her yıl Ramazan ayının on beşinde gerçekleştirilen
Hırka-i Saadet ziyareti Osmanlı protokolünün en önemli törenlerindendi.

Peygamber Efendimiz’in (sas) şanlı sancağı, saraydan çıkarılıp
sancak alayı ile harbe gönderilirdi. Padişahlar Hırka-i Saadet
Dairesi’nde yaşadıkları gibi vefatları vukuunda cenazeleri de burada
yıkanıp kefenlenirdi.

İki Cihan Sultanı (sas), çeşitli devlet büyükleriyle birlikte Bizans
İmparatoru Herakliyus’a da bir elçi ile İslam’a davet mektubu
göndermişti. Herakliyus, gerçeği bildiği halde adamlarının kendisine
inanmayacağından ve saltanatı kaybedebileceğinden korktuğu için iman
etmedi. Fakat Resulullah’ın (sas) mektubunu altın bir mahfazanın içine
yerleştirip sakladı. Peygamber Efendimiz (sas) Herakliyus’un
inanmamakla kendisine yazık ettiğini söyleyip, mektubunu muhafaza
ettikleri müddetçe evlatlarının saltanatının devam edeceğini
bildirmişti. Tarihçiler hicretten 7 asır sonra bile aynı ailenin bu
mektuba gösterdikleri saygı sebebiyle saltanatta bulunduklarını
kaydeder. Ecdadımız da Allah’ın Habibi’nin (sas) izinde, gül kokusunu
taşıyan hatıralarının gölgesinde iken rahmet-i ilahiyyenin rüzgarından
istifade edecekleri itikadında idiler.




Hazreti Fatıma’nın (ra) Sandığı

İngilizler, emanetler konusunu Lozan’da masaya getirmek istediler.
Filizlenmekte olan yeni Türk devleti böyle bir konuyu hiçbir şekilde
tartışmaya açmadı. Mukaddes Emanetlerin, milletimize tevdi edilmiş bir
vedia olarak muhafazasına devam edildi. 1960’lı yıllarda bir kısmı
Topkapı Sarayı Müzesi’ne bağlı olarak ziyaretçilere açıldı. Birçoğu ise
eskiden olduğu gibi kıymetli muhafazaları içinde kamuoyundan gizli
kaldı. Mukaddes Emanetler ilk kez bir kitap ile günyüzüne çıkıyor.
Topkapı Sarayı müdür yardımcılarından Hilmi Aydın tarafından yazılan ve
Işık Yayınları’nca basılan “Hırka-i Saadet Dairesi ve Mukaddes
Emanetler” isimli kitap Mukaddes Emanetler’i arkalarındaki Asr-ı
Saadet’e kadar ulaşan hikayeleriyle birlikte anlatıyor. Hazırlanışında
araştırmacı Ahmet Doğru’nun da önemli katkısı olduğu belirtilen eserde
emanetlerin birçoğunun ilk kez çekilmiş fotoğraları da yer alıyor.





Muaz bin Cebel’in (ra) kılıcı

97 cm uzunluğundadır. Kabza namlu kuyruğunun iki tarafından
perçinlenmiş, siyah boynuzdan iki levha halindedir. Dilimli bir
tepeliği vardır. Balçağı çeliktendir. Taban yassılaştırılmış oval
kesitlidir. Kını ağaç üzerine siyah deri kaplıdır.





HIRKA-İ SAADET DAİRESİ

Hırka-i Saadet Dairesi, Fatih döneminde padişahın özel dairesi (Has
Oda) olarak inşa edilmiştir. Padişahlar burada ikamet ederler, devlet
işlerinin bir kısmını ve ibadetlerini yerine getirirlerdi. Yanı
başlarında ise Cenab-ı Peygamber’in (sas) hâtıraları durur, yakın
zamana kadar 24 saat Kur’an-ı Kerim bu bölümde okunurdu.



_________________


Misafir İYİ FORUMLAR


{ Forum Kuralları } { Anlık Sohbet Kuralları}


Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://yeni.forum.st
Admin
SİTE KURUCUSU
 SİTE  KURUCUSU
avatar

Erkek
Mesaj Sayısı : 288
Doğum tarihi : 06/12/87
Yaş : 30
Nerden : uşak
İş/Hobiler : internet
Lakap : SİTE SAHİBİ
Kayıt tarihi : 05/08/08

MesajKonu: Geri: Kutsal Emanetler   C.tesi Eyl. 13, 2008 4:47 pm

Hırka-i Saadet

(Resimde: Hırka-i Saadet’in içerisinde korunduğu iç mahfaza ve bohçalar)
124 cm boyunda, siyah yünlü kumaştan hırkanın içi daha kaba şekilde
dokunmuş krem renk yünlü kumaşla kaplanmıştır. Yer yer yıpranmış
durumdadır. Resulullah (sas) tarafından Züheyr oğlu Ka’b’a verilen
hırkadır.

Hırka-i Saadet Dairesi, adını Peygamber Efendimiz’in (sas) şair Ka’b
bin Züheyr’e huzur-ı saadetlerinde Müslüman olduğunda hediye ettiği
hırkadan alıyor. Arapların meşhur şairlerinden olan Ka’b, İslamiyet
aleyhindeki şiirlerinden ve sözlerinden dolayı Peygaberimiz’in (sas)
nerede görülürse öldürülmesi emrine muhatap oldu. Daha önce Müslüman
olan kardeşinin ikazı üzerine, hakkındaki ölüm emrine aldırmadan
Medine’ye geldi, Mescid-i Nebevi’ye girdi. Peygamber Efendimiz’e
Müslüman olan bir kimsenin geçmiş hatalarının bağışlanıp
bağışlanmayacağını sordu. Müspet cevap alınca “Bu, Ka’b olsa da mı?”
diye ilave etti. Allah Resûlü bu soruya da olumlu cevap verdi. Ka’b
(ra) kimliğini açıklayıp Kaside-i Bürde ismiyle tarihe geçen eserini
okumaya başladı. “Muhammed Aleyhisselâm kınından çıkmış bir kılıçtır /
Cihan onun nurundan feyz alır” mısraına gelince Efendimiz (sas)
sırtındaki hırkasını çıkardı, şairin sırtına bıraktı. Ka’b, Hazreti
Peygamber’in (sas) gül kokusunu taşıyan bu hırkayı ömrü boyunca
muhafaza etti, çok yüksek fiyat teklif edilmesine rağmen bir ipliğini
feda etmedi. Muaviye tarafından varislerinden alınıp halifelere geçen
hırka, Yavuz’la birlikte İstanbul’a geldi.

Hırka-i Saadet sırma işlemeli yeşil atlastan bohçalara sarılıp altın
bir çekmeceye konulur. Bu çekmece de aynı şekilde bohçalara sarılıp
büyük altın bir sandığa yerleştirilir.




Sancak-ı Şerif

(Hz. Peygamber’in yâdigârı Ukab isimli siyah sancak zamanla yıpranıp
adeta toz haline geldiği için, yeşil atlastan torba içinde muhafaza
ediliyor.)

Peygamber Efendimiz’in (sas) zamanında yapılan harplerde ashaptan
her birlik ayrı bir sancak taşırdı. Bizzat Peygamber Efendimiz’e (a.s)
mahsus olan Sancak-ı Şerif ise Ukab ismini taşır. Hazreti Aişe’ye ait
siyah yünlü bir kumaştan yapılmıştır. Sancak-ı Şerif, Cenab-ı
Peygamber’in (sas) âlem-i cemâli teşriflerinden sonra sıra ile dört
halifenin emanetinde olarak harplerde ordunun önünde taşındı. Daha
sonra da Emevi ve Abbasi halifelerine intikal etti. Bağdat’ın Moğollar
tarafından işgali üzerine Mısır’a kaçan Abbasi halifesi, Sancak-ı
Şerif’i de diğer emanetler ile birlikte Mısır’a götürdü. Mısır’ın Yavuz
Sultan Selim Han Cennetmekân tarafından alınması üzerine Osmanlılara
geçti. Ukab, zamanla yıpranıp adeta toz haline geldiği için Osmanlılar
yeşil atlastan yenisini diktirip üzerine aslından parçalar eklediler.
Harpler sırasında Sancak-ı Şerif, Sancak Alayı denilen bir törenle
saraydan çıkarılır, orduyla birlikte sefere giderdi. Bu sırada
seyyidlerden oluşan bir cemaat tarafından yanı başında gece gündüz
Fetih Sûresi okunurdu.




Mühr-i Saadet

Hz. Muhammed (sas) yabancı devlet reislerine İslam’a davet
mektupları yazdırırken taşı akikten, halkası gümüşten yüzük şeklinde
bir mühür yaptırmıştı. Bu mühür sıra ile Hz. Ebubekir’e, Hz. Ömer’e ve
Hz. Osman’a geçmiş, ancak Hz. Osman tarafından Eris isimli kuyuya
düşürülmüş ve günlerce aranmasına rağmen bulunamamıştır. Tarihçiler bu
mührün kaybolmasından sonra Müslümanlar arasındaki birliğin
bozulduğuna, devam edip gelen fitnelerin o zaman ortaya çıktığına
dikkat çekerler. Hz. Osman bunun üzerine aynı yazıyı taşıyan başka bir
mühür yaptırarak kullanmıştır. Mukaddes Emânetler arasında bulunan ve
Bağdat’ta ele geçirilerek İstanbul’a getirilen mührün bu mühür olduğu
tahmin edilmektedir. 1 cm. uzunluğunda olup, kırmızı akik taşından
yapılmıştır. Üzerinde kûfî hatla “Muhammed Resulullah” yazan bu mühür
hakkedilmiştir.




Hz. Musa’nın (as) âsâsı



Name-i Saadet

Hicret’in altıncı yılında Peygamber Efendimiz (sas) yabancı devlet
reislerine mektuplar göndererek onları İslâm’a davet etti. Deri üzerine
yazılan bu mektuplardan birkaçı Hırka-i Saadet Dairesi’ndedir.
Mektupların alt kısmında Resûllullah aleyhisselâm’ın mührü bulunur.
Emanetler arasında bu mektuplarla birlikte Kur’an-ı Kerim’den bazı kısa
sûrelerin vahiy kâtipleri tarafından yazılmış ilk nüshaları da vardır.




Nalın-ı Saadet

Rasûlullah’ın (sas) arş üzre basan mübarek ayaklarına değmekle
şereflenmiş sandalet tarzı ayakkabılardır. Taban kısımları, birkaç kat
tabaklanmış deri ya da köselenin dikilmesiyle oluşur. Ayağı bilekten ve
üstünden kuşatan kayışların yanı sıra biri baş parmakla yanındaki
parmak, diğeri de orta parmakla onun yanındaki parmak arasından geçen
iki tane bandın bulunması en bariz özellikleridir. Nalın-ı Saadetlerin
resminin bile berekete sebep olacağına inanılır, evlere, işyerlerine
asılırdı. Hırka-i Saadet Dairesi’nde Nalın-ı Saadetlerle birlikte
bunların metal ve ahşaptan modelleri de bulunmaktadır. (Altta: Na’l-i
Saadet Mahfazası)






Sakal-ı Şerif

Cenab-ı Peygamber Aleyhisselâm traş olduğu zaman saç ve sakal
telleri ashab tarafından toplanır, hatıra olarak saklanırdı. Veda
Haccı’nda traş olurken de Resûlullah’ın (sas) saç telleri çevresindeki
ashabı tarafından kapışılmıştı. Bunlardan biri de alnına düşen saçları
almak için Allah Resûlü’ne (sas) rica eden Halid bin Velid’di. Halid
bin Velid, bu saç tellerini ölünceye kadar sarığının arasında taşıdı.
Yemame Savaşı devam ederken başından sarığı düştü. Hazreti Halid, yere
düşen sarığını almak için canını düşünmeden düşmanlar arasına daldı.
Etrafındakiler bu hali garipseyerek ikaz ettiklerinde “Ben bunu
başlığımın kıymetinden dolayı yapmıyorum. Fakat onun içinde Peygamber
Aleyhisselâm’ın saçı bulunduğu için müşriklerin eline düşmesini
istemiyorum. Ben onu hangi tarafa yönelttimse orası fetholundu.” dedi.

Bugün birçok tarihi camide, hatta aileler, şahıslar elinde Sakal-ı
Şerif bulunmaktadır. Hırka-i Saadet Dairesi’nde de ellinin üzerinde
Sakal-ı Şerif vardı. Cam mahfazalardaki Sakal-ı Şerifler kırk kat
bohçaya sarılarak saklanır. Mübarek gün ve gecelerde salâvat-ı
şerifeler okunarak ziyarete açılır, gönüllerdeki Peygamber (sas)
sevgisi tazelenir, dünya gözüyle görmeden kendisine iman edenler bir
nebze olsun hasret giderirler.




Hz. İbrahim’in (as) tenceresi

Hazreti İbrahim’e nispet edilen tencere, silindir bir kutu
içerisinde olup kutunun üzerindeki etikette “Padişahımız Sultan Mehmet
Hazretleri huzur-ı hümayunlarında Hasodabaşı Mustafa Ağa Kethüda’ya
teslim eylediği İbrahim’in mermer kazganlarının mahfazasıdır. Sene
1058” yazılıdır. Tencere, genellikle Suriye Bölgesi’nde bulunan silisli
(kumlu) granitten oyularak imal edilmiştir.




Nakş-ı Kadem-i Peygamberi

İlk dönem İslâm kaynaklarında bu konuda yazılı bir bilgi olmamasına
rağmen Allah Rasûlü’nün (sas) bir mucize olarak bazı defalar sert
zemine bastığında ayak izinin çıktığına inanılmakta, birçok yerde
bulunan Kadem-i Şerif izleri buna delil gösterilmektedir. Topkapı
Sarayı Mukaddes Emânetler Dairesi’nde taşlar üzerine çıkmış altı adet
Kadem-i Şerif nakşı muhafaza edilmektedir. Bunların yanı sıra gümüş,
tahta ve mukavva üzerine çizili birçok Kadem-i Şerif resmi de
mevcuttur. Sultan I. Ahmed, Hazreti Peygamber’in (sas) ayak izi
şeklinde altından bir sorguç yaptırmış, bunu mübarek günlerde ve
törenlerde başında taşımıştır.




Kadeh-i Şerif

Hazreti Peygamber (sas) bir gün Medine’de bir yerden dönerken Benî
Sâide Sofası denilen mevkide ashabı ile istirahat etmek için oturmuştu.
Bu sırada Sehl ibn Sa’d’a dönerek “Ya Sehl, bizleri bir sulasan”
buyurdular. Resulullah’ın (sas) vefatında 15 yaşlarında bir delikanlı
olan, Hicri 91 yılında 96 yaşında vefat ettiğinde “Medine’de en son
vefat eden sahabi” unvanını alan Sehl, o gün su ikram ettiği ağaçtan
mamul kadehi hatıra olarak saklamıştı. Yıllar sonra, bir topluluğun
içinde bu kadehi göstererek su ikram ettiğinde kadeh, orada


bulunan Ömer bin Abdülaziz tarafından istendi. Sehl de kadehi ona
hediye etti. Kadeh-i Şerif’in dışı muhafaza gayesiyle gümüşle
kaplanmıştır.




Gasl-i Nebevî Suyu

Peygamber’imizin (sas) gasil suyunun muhafaza edildiği yeşil şişe
zamanın tahribatına dayanamamış, günümüze ancak kırık parçası
ulaşmıştır.




Hz. Yahya’nın (as) kol kemiği ve mahfazası



Kâbe’nin anahtarı

Sultan 4. Murad tarafından manevi işaret üzerine Bağdat seferine götürülen Kâbe anahtarı ve kesesi.

Mekke’nin fethinden sonra Kâbe’nin anahtarı, Resulullah (sas)
tarafından “Şüphe yok ki Allah emânetleri ehline vermenizi ve insanlar
arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder.” âyetinin
nüzûlü üzerine ailece eskiden beri bu hizmeti görmekte olan Osman bin
Talha’ya verildi. Halen aynı ailede bulunan anahtarlar yenilendikçe
eskileri İstanbul’a gelir, Miftah Alayı denilen bir alayla
karşılanırdı. İlk defa Mekke Şerifi Ebü’l-Berekât, Mısır’ın fethinden
sonra Harem-i Şerif’in anahtar ve kilidini oğlu vasıtasıyla Yavuz
Sultan Selim’e göndermişti.

Dördüncü Murad tarafından Bağdat seferine götürülen Kâbe anahtarının
yanındaki mektupta ise ilginç bilgiler bulunmaktadır. Mektup, zamanın
Mekke Emiri Zeyd bin Muhsin tarafından Dördüncü Murad’a hitaben
yazılmıştır. Peygamber Efendimiz (sas), rüyasında Emir’e Kâbe’nin
mevcut anahtarını Harem-i Şerif’in imamıyla padişaha göndermesini,
padişahın bu anahtarı Acem seferinde yanında taşımasını emredip fetih
ve zaferi müjdelemektedir. Ayrıca padişahın diğer seferlerde hatta her
oturup kalktığı yerde anahtarı yanından ayırmamasını istemekte,
kendisinin ve kendisine tabi olanların bu surette musibetlerden emin
olacağını söylemektedir. Padişah kendisi harbe gitmediği zamanlarda da
güvendiği bir adamıyla anahtarı ordunun önünde taşıtmalıdır. Allah’ın
inayetiyle karşılarındaki düşmanları güç yetiremeyip mağlup
olacaklardır.

_________________


Misafir İYİ FORUMLAR


{ Forum Kuralları } { Anlık Sohbet Kuralları}


Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://yeni.forum.st
 
Kutsal Emanetler
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Yeni Forum
 :: DİNİMİZ İSLAM :: Dini Resimler
-
Buraya geçin: